28-01-2016 Veysel ÇETİNER

(*) Neden Koşuyorsun?


Uzun yıllardır düzenli spor yapmadın. Fazla kilolar ciddi boyutlara ulaşıp hayatını zorlaştırmaya başlayınca kilo verip biraz forma girmek için kendine uygun bir spor aramaya başlıyorsun. Yaptığın araştırmalarda en çok kalori yakan ve kolaylıkla başlayabileceğin sporun koşmak olduğunu görüyorsun.


Zaten arada sırada çevrende tek tük koşan insanlar da gözüne çarpıyor. Fakat bu insanların fiziklerine bakınca kilo vermeye ihtiyaçları olduğu pek gözükmüyor. Yıllar önce okuldaki beden eğitimi dersleri ve gösterilen hareketleri yapamayanlara verilen koşu cezaları aklına geliyor. Bu insanların hâlâ neden koşarak kendilerine ceza verdiğine anlam veremiyor ve mantıklı bir cevap bulamıyorsun. Bir insan atlet değilse ve kilo vermesi gerekmiyorsa neden koşar?


Üstelik koşu son derece anlamsız bir spor. Birçok sporda atılan goller, alınan puanlar, kazanılan sayılar ve setler kazananı ve kaybedeni net şekilde belirlerken koşuda böyle bir durum yok. Birinci gelen dışında herkes kaybetmiş mi oluyor? Kazanamasan bile en azından kaybetmemek için hangi mesafeyi ne sürede koşmak gerekir? Bu düşünceler arasında başlama kararını vermek kolay değil. Birkaç defa erteliyorsun ama sonunda bir kere denemeye karar veriyorsun.


İlk gün dışarı çıkıp tüm gücünle koşabildiğin kadar koşuyorsun. Göğsün sıkışıyor, bacaklarındaki tüm kaslar yanıyor, başın dönüyor. Son nefesini vermeye yakın bir halde eve dönerken kendine kızıp bu işin sana göre olmadığını, bu işe başlamak için geç kaldığını, vücut yapının uygun olmadığını, kendine başka bir spor bulman gerektiğini düşünüyorsun. Aradan birkaç gün geçiyor, çektiğin acıyı unutuyor, bir daha denemeye karar veriyorsun. Yine aynı hazin son. Üçüncü denemede gururunu bir kenara bırakıp enerjini kontrollü kullanmayı deniyorsun, yorulunca yürümeye, dinlenince tekrar koşmaya başlıyorsun. Hayır, hâlâ hiç kolay değil ama öncekilere göre sanki bir ilerleme var. Var ama bu eziyete devam etmeye değer mi? Aslında değmez ama tüm mantık kurallarına karşı gelerek sebebini bilmediğin bir şekilde koşmaya devam ediyorsun. İşler kolaylaşmıyor ama koşabildiğin mesafe ve süre yavaş yavaş artıyor.


1,5-2 ay boyunca kendine karşı büyük bir sınav veriyorsun. Beynin seni bu işten vazgeçirmek için en zayıf anını kolluyor, karşı çıkılması en zor argümanları öne sürüyor. Her şeye rağmen artık yarım saat boyunca durmadan koşabilir hale geldin. Ve günün birinde sihirli bir şey oluyor. Koşmak artık acı vermiyor. Gayet doğal ve neredeyse zevkli bir hale gelmeye başlıyor. Evet, koşulardan sonra bazen dizlerin ve bacakların ağrıyor ama koşmaya başlamadan önce uzun zamandır yakındığın sırt ve bel ağrıların geçti, nefesin açıldı, yemeklerin tadı bile daha güzel gelmeye başladı. Kendini daha mutlu ve enerjik hissediyorsun.


Mesafeler uzadıkça fazla kiloları atmaya, farkında olmadan hızlanmaya başlıyorsun. “Tempo”, “fartlek”, “interval” gibi yeni kavramlar ile tanışıyorsun. Tüm koşuların birbirinin aynısı olduğu düşüncen yavaş yavaş değişiyor. Her bir koşunun kendine özel ve farklı bir kimliği olduğunu keşfediyorsun.


Beslenmene dikkat etmediğin zamanlarda zorlandığını farkedince yıllardır devam eden alışkanlıkların değişmeye başlıyor. Araştırmaya başlıyorsun. Hangi besinde ne oranda karbonhidrat, yağ ve protein var? Markete gittiğinde kendini uzun süreler boyunca paketlerin arkasındaki besin değerlerini ve kalori tablolarını incelerken buluyorsun. Glisemik indeks ve glisemik yük gibi ilk kez duyduğun kavramlardan haberdar oluyorsun. Glikoz, fruktoz, galaktoz, sakkaroz, laktoz, maltoz… Doymuş yağ, doymamış yağ, hidrojenize yağ… Hangisi iyi hangisi kötü? Biraz ders çalışmak lazım.


İlk 10km, ilk 15km derken artık daha bilinçlisin. Nabız değerlerini inceliyor, “aerobik”, “anaerobik”, “laktat eşiği”, “cardiac drift” gibi kavramlara aşina oluyorsun. Koştuğun süreler ve mesafeler arttıkça koşan arkadaşların seni tebrik ederken koşmayan çevren, “bu kadar koşmak vücuduna zararlı değil mi, dizlerine yazık” gibi argümanlar ileriye sürmeye başlıyorlar. Yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, damar tıkanıklığı, stres ve bilimum hastalık sizce daha mı az zararlı diyecek oluyorsun ama anlatamıyorsun. “Kilo da verdin artık neden koşuyorsun?” sorusuna bir türlü net bir cevap veremiyorsun. Acaba koşmaya başlamadan önce gördüğün koşucular neden koşmaya devam ediyorlardı?


Olumsuz seslere kulak tıkayıp yağmurda, çamurda, dondurucu soğukta ve bunaltıcı sıcakta koşmaya devam ediyorsun. Bir süre sonra koşunun tatil veya bayram gibi kavramları tanımadığını, bunların sadece daha uzun ve daha kaliteli koşular yapmak için birer fırsattan ibaret olduğunu anlıyorsun. Sana başka bir dünyadan gelmiş gibi bakanların arasında koşarken tek düşüncen önündeki koşuyu tamamlamak.


Neden?


Bu koşularda defalarca kendini ve yaptığın şeyi sorguluyorsun. Neden koşuyorum? Gariplik bende mi? Bir şeylerden kaçmak için mi koşuyorum? Kendime ve başkalarına bir şeyler ispat etmeye mi çalışıyorum? Bu sorulara net bir cevap yok ama tamamlanan her koşudan sonra büyük bir tatmin duygusu var.


Önemli yarışlardan ve kritik antrenmanlardan önce midende kelebekler uçuşuyor. Merdivenlerden inerken, bozuk kaldırımlarda yürürken talihsiz bir sakatlık yaşamamak için büyük dikkat gösteriyorsun. Gün içinde defalarca dalıp dalıp gidiyorsun. Karşındaki kişi sana bir şeyler anlatıyor ama sen o esnada kafanda kim bilir kaçıncı kilometreyi koşuyorsun. Bir film izliyorsun ama aslında bitiş çizgisini geçtiğini hayal ediyorsun. Her gün defalarca ertesi günlerin hava durumunu kontrol ediyorsun. Sıcaklık, hissedilen sıcaklık, nem oranı, rüzgarın kuvveti ve yönü, metrekareye düşecek yağmur oranı, havanın aydınlanma ve kararma saatleri…


Koştuğun yarışlardan sonra koşmayan çevren en çok kaçıncı olduğunu merak ediyor. 550 kişi arasında 316. olduğunu söylemek yerine önemli olanın tamamlamak ve kendi en iyi zamanını koşmak olduğunu anlatmaya çalıyorsun. İnsanın kendi zamanını iyileştirmesinden, bir süre önce imkansız olarak gördüğü süreleri ve mesafeleri katetmesinin öneminden bahsetmek istiyorsun. Zamanını ne kadar geliştirdiğin sorusuna cevap verdiğinde, “aylarca çalışmanın sonucunda hepsi bu kadar mı?” şeklinde bakışlarla karşılaşıyorsun. Ama o kadarlık ilerlemenin ne kadar zor kazanıldığını sen ve koşan arkadaşların iyi biliyor. Küçük de olsa, büyük de olsa o rakamlar, koltukta oturmaya devam eden birine göre ne kadar büyük yol aldığının kanıtı. Üstelik kaçıncı olursan ol, ne kadar hızlı veya yavaş koşarsan koş, biliyorsun ki bu senin ve sadece senin başarın. O noktaya gelmek için hayatında yaptığın fedakârlıkları ve harcadığın emekleri en iyi sen biliyorsun. Hayatın başka alanlarındaki adam kayırma, araya tanıdık sokma gibi faktörler koşuda işlemiyor. Kimse piyango oynayarak belli bir mesafeyi veya süreyi şans eseri koşamıyor. Çip yalan söylemiyor.


Koşarken zihnin başka hiçbir zaman olmadığı kadar berraklaşıyor. “Bu kadar zaman koşarken sıkılmıyor musun, ne düşünüyorsun” diye soranlara, “bazen her şeyi, bazen hiçbir şeyi“ diye cevap veriyorsun. Koşarken bir süredir cevabını aradığın sorular yanıtlarını buluyor. Zaman zaman aklına öyle fikirler geliyor ki, keşke yanında bir kâtip olsaydı da bunları not tutsaydı diye düşünmekten kendini alamıyorsun.


Koşmak seni yeni kişilerle tanıştırıyor. Senin gibi aynı zorlu evrelere göğüs germeyi başardıktan sonra koşmaktan aynı hazzı almayı öğrenen kişilerle. Zamanla bu insanları tanımaya başlıyor ve toplumda çok az kişinin bildiği büyük bir sırrı keşfetmiş özel bir grubun parçası olduğunu hissetmeye başlıyorsun. Koşunun kurduğu köprülerle, çoğu zaman daha yeni tanıştığın bu insanları yıllardır tanıyormuş gibi hissediyorsun. Ne de olsa, “dünün yorgunluğunu atmak için bir 10km koşup bacakları rahatlattım” dediğin zaman sana delirmiş gözüyle bakmayanlar sadece onlar.

 

Zamanla dünyada ve yakın çevrende birçok sıradışı insanın varlığından haberdar oluyorsun. Bazılarını isim olarak tanıyıp hikayelerini öğreniyorsun, bazıları ile şahsen tanışma fırsatı buluyorsun. Hızlı, yavaş, genç, yaşlı, engelli, engelsiz bu insanların ortak özelliği daha önce imkânsız olduğunu düşündüğün şeyleri yapmış olmaları. Başkalarının onlar için koyduğu limitleri kabul etmemiş olmaları. Bu insanları tanıdıkça konulan limitlerin insanın kafasında olduğunu, başarmak için önce bunların kırılması gerektiğinin farkına varıyorsun. Onlardan aldığın ilham seni sadece koşu hayatında değil gerçek hayatında da pozitif etkiliyor. Karşılaştığın problemlere karşı bakışını değiştiriyor. Küçük sorunlara takılmanın anlamsızlığını kavrayıp elindekinin değerini fark etmeyi öğreniyorsun. Koşma şansına sahip olduğun her gün için şükrediyorsun.


Hayır, işler her zaman yolunda gitmiyor. Hayat önüne hesapta olmayan çeşitli engeller çıkarıyor. Koşu ile uzun vadeli bir ilişki kurmak ciddi fedakarlıklar istiyor. Doğru dengeyi bulmak kolay değil. Seni düzgün beslenmeye, düzgün uyumaya ve her yönüyle düzgün yaşamaya zorluyor. Dahası her gün durmadan sorguluyor: “Bugün yapman gerekeni yapacak mısın, yoksa kolaya kaçıp kaytaracak mısın?” Bazen bütün bir günü pozitif bir ruh haliyle geçirmekle, suçluluk duygusu ile geçirmek arasındaki farkı bu soruya vereceğin yanıtın belirlediğini anlaman uzun sürmüyor. Sıcak yatağı bırakıp soğuk sokaklara, boş caddelere ve ıssız patikalara gitme iradesini göstermek her zaman kolay değil. Bazı günler en düz yolları yokuşlu, en durgun havaları fırtınalı hissediyorsun. Ama bazı günler var ki, tüm bedenin ve zihnin tam bir ahenk içinde hareket ediyor. Çevrendeki her şeyi unutup suyun üzerinde kayar gibi sonsuza kadar koşabileceğini düşünüyorsun. İşte bu anları yaşamak her şeye değiyor.


Zaman zaman kelime dağarcığına “shin splints”, “tibialis anterior tendonitis”, “runner’s knee” gibi hoş olmayan yeni terimler ekleniyor. Acaba sana koşma diyenler haklı mıydı? Koşamadığın anlarda kafan bir an karışıyor. Ama koşmayı bırakma ve eski hayatına dönme düşüncesi bile seni ürkütüyor. Koşuya ara vermek zorunda kaldığın günlerde mutsuz, stresli ve depresif bir yapıya büründüğünü fark ediyorsun. Nasıl oldu da daha bir süre önce koşmaktan nefret ederken bu noktaya geldin? Artık en korktuğun şey seni koşmaktan alıkoyacak bir sakatlık.


Biraz dinlenme, biraz darbesiz sporlar ve kaldığın yerden devam. Ucuz atlattın. Sonunda büyük bir rahatlama duygusu. Elindekinin gerçek değerini ancak onu kaybetme korkusunu yaşadığında tam olarak anlıyorsun. İşte bu anlardan birinde kafanda bir şimşek çakıyor. Uzun süredir aradığın “neden?” sorusunun cevabı zihninde tüm açıklığıyla belirginleşiyor.


Koşuyorsun çünkü koşmak senin için sadece bir sportif aktivite değil.


Kilo vermek için bir araç veya yarışlarda elde ettiğin dereceler değil.


Bir yaşam biçimi.


Her yönüyle hayatını daha kaliteli hale getiren, kaybetmek istemediğin bir yaşam biçimi.


(*) Yazar  Sn. Aykut CELİKBAŞ, tarafindan Kosu Gazetesi'nde  yayınlanmıştır.




Veysel ÇETİNER Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Namaz Vakitleri
div>