24-05-2016 Esef MERDOĞLU

Genç kadın hüngür hüngür ağlamaya başladı. Küçük bir çocuk sesi de geliyordu telefondan kulağıma. Manzarayı tahmin edebilmek zor değildi. Büyük ihtimalle annesinin ağladığını gören çocuk, O’nu teselli etmeye çalışıyordu.

 

Kadın: “Dayanamıyorum abii, ne yapacağımı bilemiyorum. Aylardır çocuğum babasını görmüyor. Gelse de ancak birkaç saat kalabiliyor evde. Baba demeyi öğrenemedi çocuğum. Ben de artık dayanamıyorum. Evimiz barkımız bellisiz…”

 

Araç kullanıyordum. Dayanamadım anlattıklarına ağlamasına. “Ablacım, bak çocuğun da üzülüyor. Daha güçlü olmalısın, ağlamamalısın, dik durmalısın. Biz askeriz ve gücümüzü eşlerimizden alırız. Sen böyle yaparsan, eşinizin de aklı sizde kalır. Allah korusun dikkat isteyen bir iş O’nun yaptığı…” dedim anlattım, teselli ettim. Ama O anlatmaya devam ediyordu. Belli ki dertleşmeye ihtiyacı vardı. 

 

“Bak seni en iyi benim eşim anlar. Bizim iki evladımız da Tunceli’de doğdu. Oralarda iki çocuğumuz büyürken eşim çoğu zaman tek başınaydı…” dedim.

 

Telefonu yanımdaki eşime verdim. O anda aklıma geldi. Çocuklarımız büyürken aynı zorlukları benim eşim de çekmişti. Evimiz Tunceli’deyken, ben Bingöl’de, Kiğı’da, Karlıova’da olurdum… Çocuklarımızla eşim evde tek başlarına yaşamaya çalışırlardı. Mahrum ve her şeyin yasak olduğu bölgede…


Bu yüzden haklıydım. O’nu en iyi eşim anlardı. Telefonu verdim eşime. Kimin aradığını dahi bilmiyordu, tanımıyordu. Şaşırdı. Az sonra iki kadın ağlaşa ağlaşa dertleşiyordu. 

 

Biz askeriz, hem de uzman erbaş kanunu denen insanlık dışı bir kanuna göre görev yapan uzman çavuşlarız. Bu ülkede evine dönmeme ihtimali en yüksek olanlarız. En çok ölenleriz. Kim demiş şehitler ölmez diye. Bunu bir de annelerimize, eşlerimize, evlatlarımıza sorunuz. Hiç unutamıyorum. Bir şehit evladına, “senin baban ölmedi ki, şehitler ölmez” demiştim.

 

O minicik dudaklarından dökülen sözler hep kulaklarımda:

 

“nerde o zaman, neden gelmiyor. Yoksa başka çocukların mı babası oldu?”

 

Köşe yazısı yazmaya çabalıyorum. Yoksa bu yazımın sonu asla gelmez, uzar gider. 

 

Eşimle, ismini dahi sormadığım, “Ablacım” dediğim Uzman Erbaş eşi ile eşim ağlaşmayı bitirmiş, şimdi telefonda gülüşerek yemek tarifleri veriyorlardı birbirlerine. Ağlaşarak konuştukları sürecin ana fikri ve özeti şöyleydi. “ben de iki minicik çocukla, tek başıma kaldım çoğu zaman. Eşim hiç yanımda olamadı. Çok sıkıldım, senin gibi ağladım. Ama bak bunların hepsi geçecek. Oradan tayininiz çıkar bir gün. Oraları unutur gidersin. Bak biz Tunceli’den Balıkesir’e tayin olduğumuzda ben en çok ben sevinmiştim. İki kişi gitmiş, dört kişi olup gelmiştik. Yani bunların hepsi geçecek, eşinle batıya bir yere geleceksiniz. Çocuklar büyüyecek. Oraları unutacaksınız, akınıza bile gelmeyecek. Güçlü olmalısın, atlatmalısın. Bak senin yaşadıklarının aynısını ben yaşadım. Atlatıyor insan. Sabırlı ol. Ne zaman dilersen ara beni…” Eşim bunları söylemişti ama kendisi de ağlayarak. 


Aradan birkaç gün geçti, onlar sosyal medyadan resimler paylaşıyorlardı. “Babamız gelmiş. O’na börekler yaptım”  diyordu resmin açıklamasında. Bebekleri, ve kendilerinin gözleri ışıl ışıldı. “Geçecek, güçlü ol” demiştik ya. Olmuştu demek ki. Atlatmışlardı. Resimleri beğeniyor ve yorumlar yapıyorduk…  

 

O gün için atlatmışlardı. Birkaç gün önce bir resim daha paylaştı o uzman erbaş eşi. Ağır yaralı uzman çavuş kocasına, dua istiyorlardı. Mutlu günlerinde çekilen fotoğrafın altında da kocasına sesleniyordu: “Yine yanımıza döneceksin, birlikte yine mutlu olacağız…”


Sonra… 


Sonra… Atlatamadı… Bir bebeği daha olmuştu kısa süre önce… O bebek ve kendisinden henüz iki yaş büyük ablası evde “baba” diyebilmek için, babalarını bekliyorlar… 

 

Biz ağlıyoruz, ağlayacağız, ağlamaktan da asla utanmayacağız. Çünkü vicdanımız var…

  


* * *

 

Vicdanımız var… 


Bu kadar zor şartlarda görev yapan uzman erbaşlar, mahrum bölgelerde en az 5 yıl süreyle kalmak zorunda… Oysa aynı yerde, aynı cephede görev yapan subay ve astsubaylar, o bölgeler mahrum olduğundan dolayı 2 yıl kalıyor. 

 

Hiçbir suretle hukuk dışına çıkmadık, yine çıkmayacağız. Hukuk kelimesi HAK ve ADALET kelimelerinden türetilmiş bir kelimedir. Haberini alıyor, izliyorum. Bu yazılarımı Genelkurmaydaki yetkililer de okuyor. Gerekli kısımların altını çizerek, Genelkurmay ikinci başkanına kadar çıkartıyorlar. Bakın size kolaylık olsun diye, yazımın bu kısımlarını daha kalınca ve renkli halde yazıyorum: 


Genelkurmay Başkanımızı da vicdanlı olmaya davet ediyorum. 

 

Bizi ailelerimizle birlikte mahrumiyetlere mecbur bırakıyorsunuz. Elbette bayrağımızın dalgalandığı her yerde görev yapmak zorundayız. Ama bu bölge mahrum diye, subay astsubay iki yıl kalıyor. Biz neden dört yıl, beş yıl kalıyoruz. 

 

Sayın Genelkurmay Başkanımız… Sizi vicdana davet ediyoruz.

 

Haykırıyoruz duymuyor musunuz? Bu kanunlar insanlık dışıdır. 


Uzman erbaş kanunu, astsubay kanunu, uzman jandarma kanunu, sözleşmeli er kanununu çöpe atıp, yenisini yazabilmek çok mu zor?

 

 İnsani değerlerin gözetildiği bir kanun yazıp da gönderdiniz kim olmaz dedi? 

 

Bu kanunların hepsinin birleştirilmesi lazım,  sayın Genelkurmay başkanımız.  

 

Er sözleşmeli, Uzman çavuş sözleşmeli, astsubay sözleşmelisi de var, muvazzafı da, subay… sözleşmelisi de var, muvazzafı da… 


Genelkurmay başkanım. Bizi paşa yapın demiyoruz. Bakın dört satırda tarif edeceğim.


Sözleşmelik OLMAZ! Profesyonel ordu anlayışınız YANLIŞ…


Bir profesyonel personel oluşturmak şöyle olmalı: 


Askerlik öncesi sıkı bir sınavla personel temin edilir. En az bir yıl OKLULU OLMALI. Er olarak işe başlayacak olanın kariyer hedefi olmalı. 
3 yıl sonra, bir sınav daha yapılır. Hedef UZMAN ÇAVUŞ olabilmek. Kazanınca bir yıl daha okul… 


Başarılı personel için kariyer hedefi bitmemeli…  


4 yıl sonra bir sınav daha. Kazanan astsubay okuluna. Hedef ASTSUBAY olabilmek. 


Kazanamayanlar bulundukları rütbede devam eder, kazananlar yükselir. Her talimnamede sıkça bahsedilen LİYAKAT esas olmalı yani. En büyük umutsuzluk, hedefsizliktir. 


Yani her statü, insan kaynağını bir ast statüsünden almalı. Bizi paşa yapın demiyoruz. Poligonlardakinin dışında da bir hedef gösterin personele. İşe başlayan, “ne uzarız, ne kısalırız” zihniyetinden kurtarılmalı. 

 

Bu çok mu zor sayın Genelkurmay başkanımız?

 

 Ölmekten şikâyetçi değiliz.

 

Genelkurmay Kanun ve kararnameler daireye talimat vermeniz yeterli. Bir de, bunları yazarken, biz de kıt aklımızla, haddimiz kadarıyla konuşalım, anlatalım. Vallahi de, billahi de PAŞALIK istemiyoruz. 

 

Bakın 6663 sayılı kanunla uzman erbaşlara ek gösterge verildi. Bize sorulsaydı. “Böyle bir madde yapılacak fikriniz var mı” diye.

 

Dedik ki: “uzmanlardan sivil memuriyete geçenler ve oradan emekli olanlar var. 20 yıl uzman erbaş olarak çalıştılar. Kendi iradeleri dışında emekli olana kadar sivil memurluk yap dediniz. Şimdi bu ek gösterge kanunu ile uzman erbaşlara ek gösterge verdiniz. Uzman olarak çalışıp, emeklilik sürecine kadar sivil memur atadığınız uzman erbaşlarla ilgili bir madde eklemediniz." Sorsaydınız keşke.

 

Dedik ya, bir daha diyorum. Bizi PAŞA YAPIN demiyoruz. 

 

Yoldan geçene anlatıyoruz, anlıyorlar. Size anlatıyoruz neden anlamıyorsunuz bilemiyoruz. 


3269 madde 5- emekliliği hak edene kadar sivil memurluk yapar, uzmanlıkta geçen süreleri dikkate alınır diyor. (yani kazanılmış hakkını almayın diyor)


3269 madde 16- ek göstergeleri üçüncü dereceye 1833, ikinci dereceye 2500, üçüncü dereceye 3000 diyor. 


Kanun çıktıktan önceki dönemde sivil memur olmuş, çalışan veya emekli olmuş personelin durumunu bir maddeyle hadi düşünemediniz. Şimdi yazıp, bunu çıkartalım demek lazım. Olması gereken baştan buydu. Doğru anlatılırsa buna kimse YOK demez. Değil mi ki; bizi PAŞA YAPIN demiyoruz… 

 

Sayın Genelkurmay Başkanım. Allah aşkına vicdan. Durum vallahi çok berbat ve daha da berbat olacak. Derhal personel konularına el atılmalı, siyasilere doğru anlatılmalı… En azından bir milli piyade tüfeği projesine ayrılan zaman kadar zaman ayrılmalı. Sonuçta yapılacak o tüfeği kullanacak personelden bahsediyoruz. 

 

Sorun çok ama çok fazla… Uzadıkça uzar bu yazı. Genelkurmay Basın Dairesini de çok yormamak için, şimdilik nokta koyalım. (bu satırlara kadar okuyacaklarına eminim)  

 

* * *

 

    Her gün şehit haberlerini aldığımız ve yazımın başında bahsettiğim dramla ilgili… Son günlerdeki kritik yerlerde görev yapan personele psikolojik destek vermek gerekiyor.  Bu da; “Gereğini rica ederim” ile biten bir emirle, yazıyla olmaz.  Hatta yazımın en başında bahsettiğim asker eşinin direkt ulaşıp destek alabileceği kadar size yakın olabileceği bir destek olmalı.

 

    Benim vicdanız sızlıyor. Ve ben sızlayacak bir vicdanım olduğu için şükrediyorum…   




Esef MERDOĞLU Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Namaz Vakitleri